Nükleer Enerji ve
Nükleer Enerji Şart!..
nükleer santral
Bir elektrik mühendisi olmama rağmen elektrik sektöründe hiç çalışmadım ve branşım konusunda çok bilgili olduğum da söylenemez. Ama şu kadarını iyi biliyor ve ısrar ediyorum ki: Türkiye için nükleer enerji kullanımı zorunludur.
Bu düşüncemi mühendis kimliğimle değil alelade vatandaş olarak açıklıyorum. Zaten bizim okullarımızda düşünme ve sorgulamaya fırsat verilmediği, güncel konuların tartışılmadığı, kitaplarda yazan formüllerin ezberletildiği bir öğretim sistemi varken, benim kalkıp da bu düşüncemi elektrik mühendisi olduğum için söylüyorum deme şansım var mı sizce? Bence yok.. Böyle bir eğitim sisteminde kim nasıl fikir üretebilir ki? Ben şahsen üniversiteyi, sisteme kendimi tamamen adapte ederek (yani hiç düşünmeden, fikir üretmeden, tartışmadan, yorum yapmadan, ders notlarını güzel yazı yazanlardan fotokopi çektirerek, çıkmış sorulara çalışarak, kısmen ezberleyerek) bitirdiğimi itiraf ederim. Bunları yapmadan okul bitiren veya mesleğini gerçekten okulda öğrenen varsa ne mutlu. Neyse benim bahsetmek istediğim bu değildi ama kanayan bir yaraya daha parmak bastığıma da sevinmedim değil hani :) Bu meseleyi eğitimcilere havale ederek anafikrime geri dönüyorum.
Çok eskiden beri Türkiye’nin gündeminde olup da bir türlü yapılamayan nükleer santrallerin dünya çapında pek çok ülke tarafından kullanıldığını biliyor musunuz?
Bu konuda Google’dan bulduğum bikaç özet bilgi aktarayım:
“Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) verilerine göre halen dünyada 440 nükleer santral faaliyette. 30 kadarı ise yapım halinde. Litvanya, Fransa ve Belçika gibi ülkeler elektrik enerjisinin yüzde 70′e varan kısmını nükleer santrallerden karşılıyor. ”
“Fransa, elektriğin yüzde 78′ini, Litvanya yüzde 69′unu, Slovakya yüzde 57’sini, Belçika yüzde 54′ünü, İsveç ve Ukrayna yüzde 48′ini, Bulgaristan yüzde 44′ünü, Ermenistan yüzde 42’sini, Slovenya yüzde 40′ını, Güney Kore yüzde 39′unu, Macaristan yüzde 38′ini, İsviçre yüzde 37’sini, Almanya yüzde 32’sini, Çek Cumhuriyeti yüzde 31′ini, Japonya yüzde 30′unu; Finlandiya yüzde 28′ini, İspanya yüzde 20’sini, Amerika yüzde 19′unu, İngiltere, Kanada ve Rusya yüzde 16’sını nükleer enerjiden üretiyor. ”
“Nükleer enerji günümüzde temiz, sera etkisi yapan gazlar üretmeyen ve ekonomik bir enerji kaynağı olarak kabul edilmektedir. Ayrıca, dünya enerji ihtiyacının karşılanmasında kullanılan ana kaynaklardan birisi nükleer enerjidir. ABD’de Three Mile Island (1979) ve Rusya’da Tchernobyl (1986) olaylarından bu yana geçen 20 yılda nükleer enerji üretiminde, Uluslararası Nükleer Enerji Ajansına (AIEA) göre güvenlik konularında önemli adımlar atılmış ve yeni nesil teknolojilere geçilmiştir. Dünyada toplam 445 adet nükleer santral, dünya elektrik enerjisinin yüzde 16’sını üretmektedir. AB ülkelerinde nükleer enerjinin toplam enerji içindeki oranı yüzde 35’i bulmaktadır. ”
“Yüzde 70 ithal kaynaklı girdilerle enerji üretimi yapılan Türkiye, enerjide dışa bağımlı durumda. Türkiye’nin 2007 yılı sonunda enerji kaynakları ithalatının 35 milyar dolara ulaşması bekleniyor..”
“Dünyadaki faal nükleer santrallerin ülkelere göre dağılımı ise şöyle: ABD 104, Fransa 59, Japonya 55, Rusya 31, Güney Kore 20, İngiltere 19, Kanada 18, Almanya ve Hindistan 17, Ukrayna 15, Çin 11, İsveç 10, İspanya 8, Belçika 7, Çek Cumhuriyeti 6, Slovakya ve İsviçre 5, Macaristan ve Finlandiya 4, Bulgaristan, Romanya, Arjantin, Meksika, Güney Afrika, Brezilya ve Pakistan 2, Litvanya, Ermenistan, Slovenya ve Hollanda 1 adet.”
Nükleer santral sayısı bazı yazılarda 430, bazılarında 440′lar civarında. Sanırım yazıların tarihleri farklı ve yapımı tamamlananlar vs olduğu için rakamlarda farklılıklar var, ancak 400 küsur desek bile fikir vermesi açısından yeterli.
Hal böyleyken biz hala nükleer santral kurmak için ihale yapma aşamasındayız. Bugün ihtiyacımız olan elektriğin %51′ini İran ve Rusya’dan aldığımız doğalgazla üretiyoruz. Gerisi de su, kömür, linyit vs’den üretiliyor. Yani aldığımız doğalgazın çoğunu elektrik üretmek için kullanıyoruz. Oysa her sene dışarı giden 35 milyar dolara 5 tane nükleer santral yapılabilir, ihtiyacın tamamı karşılanabilir, hatta Fransa’nın yaptığı gibi ihraç bile edilebilir.
Maalesef bu konuda da çok geç kalındı. Yanıbaşımızdaki Ermenistan ve Bulgaristan bile nükleer elektrik üretirken bizde hala birileri çevre kirliliğinden, yenilenebilir enerjilerden bahsederek sözüm ona doğa dostu yaklaşımlar sergileyerek nükleer karşıtlığı yapıyorlar.
El insaf!..
Serdar Kocaoğlu http://serdarkocaoglu.com.tr/
25.12.2008
NÜKLEER ENERJİ İLE ELEKTRİK ÜRETİMİ
Günümüzde gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin en önemli gereksinimi enerjidir. Her ne kadar tam bir ölçüt olmasa da ülkelerin gelişmişlik düzeyleri, üretip tükettikleri enerji ile ölçülür. Bazı ülkeler ürettikleri enerjiyi çok verimli bir şekilde kullanırlarken, bazıları bu konuda o denli başarılı olamazlar. Bazı ülkeler de kendileri kullanmadıkları halde çok miktarda enerji hammaddesi üretirler. Enerji üretim ve tüketiminin çok farklı yöntemleri olsa da, tüm ülkelerin ucuz, bol ve temiz enerji kaynaklarına gereksinimleri vardır.
Endüstrileşme ile baş gösteren buhar gücü gereksinimi dolayısıyla, kömür kullanımı büyük bir hızla artmıştır. Daha sonraları elektrik enerjisinin kullanılmaya başlanması ve içten yanmalı motorların kullanım alanının genişlemesi ile elektrik üretiminde kömür ve petrol, çok büyük bir hızla artmıştır. Sonunda endüstri ve çağdaş yaşam için en önemli hammadde, fosil yakıtlar olmuştur.
Fosil yakıtların kullanımı, çözümü çok zor sorunları da beraberinde getirmiştir. Bu sorunların ilki, tükenen hammadde kaynaklarıdır. Fosil yakıtlar milyonlarca yılda oluşmuş, doğanın bizlere, daha doğrusu bizden sonraki nesillere bir armağanıdır ve sentetik olarak yapılanmaları son derece zordur. Çok sayıdaki petrokimya ürünleri spektrumunu inceleyerek petrol ve bazen de kömürün ne denli vazgeçilemez birer doğa harikası olduklarını rahatlıkla algılayabiliriz. Kömür petrol kadar bir kimyasal değere sahip değildir. Kalitesiz kömürlerin yakılmasının neden olacağı sorunlar ortadadır.
Fosil yakıtların içerdiği maddelerin büyük bir yüzdesini karbon ve hidrojen oluşturur. İçlerinde az da olsa kükürt, yanmayan maddeler ve radyoaktif maddeler de bulunur. Petrol, kömüre kıyasla daha az kirliliğe yol açar. Fosil yakıtlar yakıldığında ortaya doğal olarak CO2 ve SO2 gazlarının yanı sıra, radyoaktif maddeler ve kül çıkar. Ortaya çıkan CO2 gazı sera etkisine, SO2 gazı ise asit yağmurlarına neden olur. Sera etkisinin neden olduğu atmosfer sıcaklığı artışı yıllardır gözlenmektedir. Asit yağmurları bitki örtüsüne ve canlılara zarar verir. İngiltere’de yakılan kömür yüzünden Finlandiya’nın göllerindeki balıklar asit yağmuru nedeni ile ölmektedirler. Radyoaktif maddeler, linyit yatakları ikincil uranyum madenleri olarak kabul edilir.
Geçtiğimiz günlerde Yatağan’da baş gösteren radyasyon alarmının nedenlerini kömürün içerdiği radyoaktif maddelerde aramak gerekir. Yakılan kömürün beş veya onda birlik kısmı, kullanım alanları çok sınırlı olan ve çevreyi kirleten kül olarak atılır. Bu küller, Elbistan linyitlerinde olduğu gibi çok uçucu olabilirler. Yanma sıcaklığına bağlı olarak kullanılan havanın içinde bulunan azot gazının yanması ile oluşan NOx gazı, atmosferde ozon ile etkileşime girip ozon miktarını azaltır. İçten yanmalı motorlar ve doğal gaz santralleri, ozon tabakasının delinmesine istemeden katkıda bulunmaktadırlar.
Kömür dışındaki fosil yakıtların, stratejik önemleri de vardır. Son petrol ambargolarının dünya ekonomisine yaptığı etki ve doğal gaz boru hattının geçtiği ülkelerin politik şantajları, bilinen birer gerçektirler.
NÜKLEER YAKITTAN ELEKTRİK
Nükleer enerjinin hammaddesi olan uranyumun hiç bir endüstriyel kullanım alanı yoktur. Uranyum doğada bol miktarda bulunmaktadır. Son maden aramaları sonucu Avustralya ve Kanada’da büyük uranyum yatakları olduğu çıkmıştır. Uranyumun fiyatı bu nedenler dolayısıyla zaman içinde sürekli azalmıştır. İkinci bir nükleer hammadde ise toryumdur ve Türkiye, dünyanın en zengin toryum yataklarına sahiptir. Nükleer hammaddenin stoklanabilir olması, onun petrol gibi ekonomik silah olarak kullanılmasını imkansız kılar.
UO2′den (uranyum pası) yapılan 1 cm çap ve yüksekliğindeki seramik yakıt lokmaları, üst üste 3,5-4 m uzunluğundaki ince bir metal zarf içine yerleştirilirler. Elde edilen yakıt çubukları, hafif veya ağır su içeren dik veya yatık basınç tankları içine yerleştirilir. Belirli geometrik düzende ve belirli miktarda bir araya gelen yakıt nötronların yardımı ile fisyon sonucu enerji üretmeye başlar.
Ortaya çıkan bu çekirdek enerjisi yakıt çubuklarını ısıtır. Yakıt çubuklarının su veya ağır su ile soğutulması ile yüksek basınç ve sıcaklıkta buhar elde edilir. Buharın bir türbinde genişletilmesi ile tıpkı diğer fosil yakıtlı santrallerde olduğu gibi, ısı enerjisi mekanik enerjiye,türbinin çevirdiği jeneratör ile de mekanik enerji elektrik enerjisine dönüştürülür.
Nükleer enerjinin kullanılmaya başlamasından bugüne dek geçen yaklaşık elli yıl içinde bir çok nükleer reaktör tipi tasarlanmış, imal edilmiş ve çalıştırılmıştır; ancak günümüzde ticari olan nükleer santral tipleri çok az sayıdadır. Hafif su teknolojisi adını verdiğimiz ve bildiğimiz normal su ile soğutulan reaktörleri kapsayan teknoloji,ve ağır su teknolojisi adını verdiğimiz hidrojenin bir izotopu olan deteryumdan yapılan ağır su ile soğutulan reaktörleri kapsayan teknoloji, günümüzde ticari olarak kullanıma sunulmaktadır.
Yüksek sıcaklıkta çalışan gaz soğutmalı reaktörler ve sıvı metal soğutmalı hızlı üretken reaktörler ise, gelecekte kullanıma girmeye adaydırlar.
TEMİZ VE UCUZ ELEKTRİK
Nükleer santraller, normal çalışma düzenlerinde çevreyi kirletecek hiç bir etki yaratmazlar. Fosil yakıtlı santrallerin aksine, çevreye zararlı olan CO2, SO2 ve NOx gazlarını salmazlar ve kül bırakmazlar. Fosil yakıtlı santral yerine bir nükleer santral yapılması durumunda, fosil yakıtlı santralin çevreye atacağı zararlı maddelerin söz konusu olmaması nedeni ile nükleer santrallerin çevreyi temizlediği de söylenebilir. 1000 MWe gücündeki bir hafif su soğutmalı nükleer reaktörden yılda yaklaşık 27 ton (7 m3) kullanılmış yakıt çıkar. Bu miktar, aynı kapasitedeki bir kömür santralinin atık miktarına göre ağırlık olarak 25-300 bin kere, hacim olarak da 70-80 milyon kere daha azdır. Hemen belirtelim ki nükleer santrallerin gündelik atıkları fosil-yakıtlı santrallerin atıklarına kıyasla yok denecek kadar azdır ve normal çalışmaları sırasında çevreye yaydıkları radyasyon, nükleer santral civarında yaşayan bir kişinin doğal kaynaklardan almakta olduğu radyasyonun 100 ile 200′de biri kadardır. Nükleer enerjinin elektrik üretiminde kullanılmaya başlamasından bu yana ticari nükleer reaktörlerin işlemesi sonucu ortaya çıkan atıklar, şimdilik santrallerde saklanmakta ve ileri bir tarihte gömülmeyi beklemektedir. Nükleer atıkların tehlikesi, kurşun, civa veya arsenik gibi zehirli atıklara kıyasla daha azdır. Nükleer atıkların radyoaktivitesi, zamanla durduğu yerde azalırken, zehirli atıklar çevreye atıldıkları ilk günkü gibi kalırlar.
Normal işletme sırasında çevreyi hemen hiç kirletmeyen nükleer santrallerin en korkulan yönü, bir kaza sonrasında çevreyi temizlenemez şekilde kirletme olasılıklarıdır. Nükleer teknolojinin elli yıla yakın kullanım süresi içinde iki önemli reaktör kazası olmuştur. Bu iki kaza birbirinin çok benzeri olmasına rağmen sonuçları ve çevreye etkileri birbirinden son derece farklıdır. Güvenlik felsefesi önemsenen ülkelerin tasarımlarından biri olan Three Miles Island reaktöründe, tahmin edilen en büyük kaza gerçekleşmiş; fakat reaktör çalışanları dahil hiç kimse, öngörülen miktarlardan fazla radyoaktiviteye maruz kalmamıştır. Çok pahalı bir deney olarak kabul edilebilecek bu kaza sonunda nükleer reaktör güvenliği sınavdan geçmiş ve başarılı olmuştur. Diğer taraftan nükleer güvenlik felsefesine önem vermeyen, iyi tasarlanmamış bir nükleer reaktörün iyi işletilmemesinin sonuçlarının ne denli acı olduğunun kanıtı da Çernobil kazasıdır. Bu kaza, nükleer teknolojiden kaçan ülkelerin bile, istemedikleri halde nükleer kazaların zararlarına katlanmak zorunda olduklarının da bir göstergesidir. Nükleer reaktörlerin maliyetinin yüksek olması, bazı ülkelerin nükleer enerjiden uzak kalmalarının başka bir nedenidir.
Bir güç santralinden elde edilen elektriğin maliyeti, temel olarak o santralin inşaatı ve elektrik üretir hale gelmesi için, yapılması gereken yatırım maliyetini, ömrü boyunca santralin verimli çalışmasını sağlamaya yönelik işletme ve bakım giderlerini ve elektriğin üretiminde kullanılan yakıtın temini için gerekli yakıt maliyetini içerir. Bir santralın ekonomik olması için üretilen elektriğin satılması sonucu elde edilen gelirin, en azından maliyetini karşılaması ve ayrıca diğer elektrik üretimi seçeneklerine göre daha ucuz olması gerekir.
Elektrik maliyetine etki eden harcamalar değişik zaman dilimlerinde yapılmakta; oysa elektrik üretimi santralin ömrü boyunca gerçekleşmektedir. Enflasyonun olmadığı sabit bir para birimi ile, bir santralin tüm ömrü boyunca yapılan harcamaların bugünkü değerinin o santralde üretilen elektriğin bugünkü değerine oranı, bize ortalama bir elektrik maliyeti verecektir. Elektrik üreticisi, ürettiği elektriğin fiyatını bu ortalama maliyete eşit olarak seçerse, yaptığı tüm harcamaları, paranın bugünkü değeri göz önüne alınarak karşılayabilecektir. Bu maliyet, yaklaşık olarak aynı koşullarda çalışan sistemlerin karşılaştırılmasını da olası kılar.
Nükleer santraller genel olarak ilk yatırım maliyetleri yüksek, yakıt ve işletme giderleri düşük santrallerdir. Yatırım maliyetleri ise, elektrik maliyetinin yarısından fazlasına denk gelmektedir.
Bir santral inşaatının başlangıcı ile devreye girmesi arasında tipik olarak altı ila sekiz yıl civarında bir süre geçmesi gerekmektedir. Nükleer santrallerden elde edilen elektriğin maliyetinin azaltılmasında en önemli iki etmen, inşaat süresinin gerekli standartlara uyularak azaltılması ve ilk yatırım maliyetinin düşürülmesidir.
Yakıt giderleri reaktör tipine göre değişmektedir. Bazı reaktörler zenginleştirilmiş yakıt kullanmakta; bazıları ise doğal uranyuma dayalı yakıtlar kullanmaktadır. Zenginleştirme, yakıt maliyetini artırır. Ayrıca kullanılmış yakıtların ne şekilde depolanacağı ve bunun tahmin edilen maliyeti de, yakıt maliyetini etkileyecektir. Fakat genel olarak yakıt giderlerinin toplam maliyet içerisindeki payı az olduğu için, bu etki o kadar büyük değildir. Yakıt giderlerinin toplam maliyet içerisindeki payının düşük olması nedeniyle gelecekte uranyum fiyatlarında veya zenginleştirme fiyatlarında olabilecek değişiklerden üretilen elektriğin maliyeti pek etkilenmeyecektir. Yani bir nükleer santral bir kez kurulduktan sonra ürettiği elektriğin maliyeti yaklaşık olarak sabit kalabilir. Toplam yakıt gideri ise reaktörde üretilen toplam enerji ile orantılı olacaktır. İşletme ve bakım giderleri doğal olarak reaktörden reaktöre değişmektedir, ayrıca reaktörün işletildiği ülkenin koşulları da etkili olmaktadır. Elektriğin maliyeti, toplam harcamaların bugünkü değerinin üretilen enerjinin bugünkü değerine oranıdır. Bir nükleer santralde işletme ve yakıt giderleri düşük olduğu için, o santral ne kadar çok çalışırsa üretilen enerjinin maliyeti de o kadar düşecektir. Bir santralın yük faktörü, belirli bir zamanda ürettiği enerjinin aynı zaman diliminde, tam kapasitede çalışarak üreteceği enerjiye oranıdır. Dolayısıyla nükleer santraller, büyük yük faktörleri ile çalıştıklarında daha ucuz elektrik üreteceklerdir.
Santralin ekonomik ömrü tamamlandıktan sonra sökülmesi için gerekli yatırım, genel olarak ilk yatırım maliyetlerinin içerisinde pay ayrılarak göz önüne alınır. Sökülme için gerekli maliyetin toplam elektrik maliyeti içersindeki payı %1 civarındadır. 1000 MWe gücünde bir nükleer santralın ekonomik ömrünün sonunda sökülmesi için yaklaşık 100 milyon dolar civarında bir kaynak gerekmektedir. Bu kaynak,miktar olarak çok büyük olmasına karşın, bir nükleer santralin bir yılda ürettiği elektriği satarak elde edeceği gelirden daha azdır.
Şu ana kadar söz ettiğimiz maliyetler, belirli bir reaktör tipi ve çalışma koşulları göz önüne alındığında doğrudan tahmin edilebilen maliyetlerdir. Aslında bunlara ek olarak, gerek maliyetin niteliği gerekse de veri yokluğundan dolayı tahmin edilmesi oldukça zor olan maliyet bileşenleri vardır. Büyük bir kazanın maliyeti bunlara bir örnektir. Gerçekleşme olasılığı her yüz bin reaktör yılı işleyişte bir olan kazanın etkilerinin getirdiği maliyet, 200 milyar dolar civarında ise , reaktör başına bu maliyet yılda 2 milyon dolar civarındadır. Yani düşük olasılığa sahip böyle bir kazanın getirdiği bir yıllık mali risk, elektrik maliyetinin %1′i kadar olmaktadır. Three Mile Island kazasının yol açtığı dış etkilerin maliyetinin 26 milyon dolar, Çernobil kazasının toplam maliyetinin ise 14 milyar dolar dolayında olduğu tahmin edilmektedir.
Kaynaklar
Broad Economic Impact of Nuclear Power,OECD, 1992.
Cohen B.L.,”Before It’s Too Late”,New York, 1983.
Cohen B.L.,The Nuclear Energy Option,New York, 1990.
Electricity and the Environment,IAEA-TECDOC-624, September 1991.
Kadiroğlu O.K.,Bilim ve Teknik Dergisi Nisan-1994 Sayı= 317.
Makina Müh. Odası, Uluslararası Teknoloji Kurultayı Yayın No:168,1 993.
National Academy of Sciences, “The Effects on Population of Exposure to Low Levels of lonizing Radition”, 1980.
Ott Karl O. and Spinard Bernard I., “Nuclear Energy”, New York, 1985.
Senior Export Symposium on Electricity and Envireonment, IAEA, 1991.
NÜKLEER enerjinin ülkemiz için gerekli olup olamadığını daha iyi anlayabilmek için; dünyada ve ülkemizde kullanılan enerji teknolojilerine bir göz atmakta fayda var.
Dünyada yaklaşık 50 çeşit enerji üretim teknolojisi bulunmaktadır. Gene yaklaşık 750 son kullanım teknolojisi olduğu bilinmektedir.
Üretim teknolojisi: Enerji üreten teknolojilere denmektedir.
Son kullanım teknolojisi: Enerjiyi kullanarak bize fayda sağlayan teknolojilere deriz. Buna örnek vermek gerekirse; buzdolabı, çamaşır makinesi, aydınlatma, ısıtma araçları, sanayide kullanılan araçlar vb. örnek olarak gösterilebilir.
Enerjinin üretilmesi kadar, onun tüketilmesinde kullanılan teknolojiler de çok önemlidir. Çünkü aynı işi daha az enerji harcayarak yapan teknolojiler günümüzde giderek daha fazla önem kazanmaktadır.
Dünyada rüzgardan, nükleer enerjiye, kömürden, dalga enerjisine kadar yaklaşık 50 çeşit enerji üretim tekniği bulunmaktadır. Bizde ise yakın zamana kadar elektrik üretimi kömür, su ve petrol ürünlerine dayalı idi. Son zamanlarda bu teknolojilere doğalgaz çevrim santralleri hızlı bir giriş yapmıştır. Ayrıca yaklaşık 10 MW gibi kurulu güce sahip rüzgar santrali de İzmir Çeşme’de elektrik üretmeye devam etmektedir. Gene toplam 2000 MW gücünde rüzgar enerjisinden elektrik üretecek santrallerin kurulması için her şey hazır ve kurulması için izin beklemektedir. Kurulması için beklenen bu santraller özel sektörün yapmış olduğu girişimlerdir. Kısaca özetlemek gerekirse, şu anda ülkemizde su, kömür, petrol, doğalgaz ve rüzgarla çalışan elektrik santralleri bulunmakta ve elektrik üretmektedir.
Elektrik üretiminde kullanılan kaynakların durumuna baktığımızda şu manzarayla karşılaşmaktayız.
Su : Su kaynaklarımızın ekonomik kullanılabilir kısmının şu anda yüzde 30 gibi küçük bir kısmını değerlendirmekteyiz. Su kaynaklarımız bizin yerli kaynaklarımızdır. Dışa bağımlılık söz konusu değildir. Ayrıca su elde etmek için doğaya herhangi bir ücret ödememiz gerekmemektedir. Yenilenebilen bir kaynaktır.
Kömür: Ülkemizdeki kömür kapasitesinin yaklaşık yüzde 20–30 arasında bir kısmı değerlendirilmektedir. Bu işlem yapılırken özellikle doğayı aşırı derecede kirleten eski teknolojiler kullanılmakta ve gerekli arıtım tesisleri yapılmamaktadır. Kömür bizim kendi kaynağımızdır, dışarıya bağımlılık gerektirmemektedir. Maliyetinde kömürün çıkartılması için yapılan masraflar söz konusudur.
Doğalgaz: Tamamen dışarıya bağımlı olduğumuz bir enerji kaynağıdır. Yakıt maliyeti petrolden hemen sonra gelmektedir.
Petrol: Yüzde 83 oranında dışa bağımlı olduğumuz bir enerji kaynağıdır. Elektrik üretiminde nükleer enerjinin yakıt maliyetinden sonra gelmektedir.
Rüzgar: Tamamıyla yerli bir kaynaktır. Elde etmek için doğaya herhangi bir bedel ödemek gerekmez. Güneş olduğu sürece rüzgarda olacaktır. Yenilenebilen bir kaynaktır. Potansiyelimiz şu anki elektrik üretimimizin iki katı kadardır. Şu anda bu potansiyelin yüzde 1’inin bile değerlendirebilmiş değiliz.
Kullanmadığımız enerji kaynaklarımız:
Jeotermal enerji: Ülkemizi jeotermal enerji zengini olmasına karşın, bu enerjiden yararlanmamaktadır. Dünyada jeotermal enerji potansiyeli bakımından yedinci sıradayız. Yılda yaklaşık 30 milyar m3 doğalgaz eşdeğeri bu potansiyelimizi bin170 noktada kaplıca olarak kullanmanın dışında yeterince değerlendirmemekteyiz. Oysa konut ısınmasında dahi kullanılacak olsa, en ucuz ısınma yöntemi olan linyit ile ısınmanın yarısı kadar maliyete sahiptir. Özellikle kentlerin ısınmasında, seracılıkta, sanayide kullanılacak olursa çok önemli yararlar sağlayacağı açıktır. Yerli ve yenilenebilen bir enerji kaynağıdır. Elde edilmesi için sadece sondaj masrafı ve pompalama işlemlerinde kullanılan küçük bir enerji giderleri vardır.
Güneş enerjisi: Yenilenebilen bir enerji kaynağıdır. Çünkü güneş her gün yeniden doğmaktadır. Güneşin doğması ve ışınlarını ülkemize göndermesi için doğaya herhangi bir ücret ödemek gerekmez. Buna rağmen güneş zengini bir ülke sayılırız. Çünkü ekonomik güneş enerjisi potansiyelimiz 116000 MW düzeyindedir. Bugünkü toplam elektrik sistemi kurulu gücümüzün 27000 MW olduğu düşünülürse bu potansiyel oldukça iyidir. Çünkü bugünkü kurulu gücümüzün dört katından daha fazladır. Özellikle elektrik, petrol, doğalgaz, kömür gibi kaynaklarla yapılacak ısıtma işlemlerinin güneş enerjisiyle yapılması çok büyük enerji kazanımı sağlayacaktır. Ayrıca güneş enerjisini doğrudan elektrik enerjisine dönüştüren sistemler önümüzdeki yıllarda daha ekonomik olmaya adaydır.
Klasik ve modern biomas kaynak: Doğada kendi halinde yetişen bitki örtüsü ve çabuk büyüyen bitkilerdir. Özellikle Anadolu’da ısınmada kullanılmaktadır. Bizde klasik biomas kaynaklardan yararlanılmaktadır. Çabuk büyüyen ağaçlar veya diğer bitkiler yetiştirildiğinde bu potansiyel teknik olarak 50 MW gücüne ulaşabilecek potansiyele sahiptir. Yayılan bu bitkilerin atmosfere bıraktığı karbondioksit tekrar büyümesi için kullanıldığından atmosferdeki toplam karbondioksiti artırıcı bir etkiye sahip değildir. Bu özelliğiyle yenilenebilen enerji kaynakları sınıfında yer almaktadır.
Bütün bu teknolojiler içerisinde yerli kaynaklarımızın yeterince değerlendirilmediğini görmekteyiz. Buna rağmen nükleer elektrik santrallerinin kurulması için ülkemizde inanılmaz derecede bir propaganda yapılmaktadır. Şimdi elektrik üretim tekniklerinin maliyetlerine bir göz atalım.
1kWh elektrik enerjisini ( 10 tane 100 watlık ampulün bir saat çalışması için gerekli elektrik enerjisi) hangi yakıtı kullanırsak sırf yakıt maliyeti açısından kaça mal edebiliriz?
YAKIT TÜRÜ Karşılığı yakıt maliyeti
(1kWh/ cent)
Linyit 1.32
Taşkömürü 1.67
İthal kömür 1.67
Petrol 3.34
Doğalgaz 2.36
Nükleer 4
Su 0
Rüzgar 0
Santrallerin kuruluş maliyetlerine göre karşılaştırmasına baktığımızda gene nükleer santraller pahalı kuruluş maliyetiyle liderliği elinde tutmaktadır. Yukarıda örnek verdiğimiz 10 tane lamba gurubunun bin katını birden besleyebilecek güç için gerekli olan santral kuruluş maliyetine bakalım.
Kullanılan kaynak 1 MW güç için
yatırım maliyeti
(ABD doları)
Linyit 1 400 000
Taşkömürü 1 200 000
İthal kömür 1 200 000
Petrol 700 000
Doğalgaz 600 000
Nükleer 3 200 000
Su 1 100 000
Rüzgar 1 000 000
Bütün bu verilere baktığımızda en pahalı ve ekonomik olmayan santrallerin nükleer santraller olduğu görülmektedir. En ekonomik elektrik üretim santralleri ise hidrolik(su) santralleri olarak karşımıza çıkmaktadır.
Nükleer enerji santralleri ilk kurulduğu zaman sonsuz ve ucuz bir enerji kaynağı olarak tanıtıldı. Oysa geçen zaman içerisinde bunun hiç de öyle olmadığı anlaşıldı. Aşılabilir diye tanımlanan sorunlar aşılamadı. Özellikle güvenlik ve atık sorunları hala çözülebilmiş değil. Her kurulan santralle beraber yeni birtakım güvenlik önlemlerinin eklenmek zorunda olunması santral maliyetlerini iyice yukarı çekti. Atıkların kalıcı bir çözüme kavuşturulamaması maliyetleri ve tehlikeleri artıran bir başka neden olarak karşımıza çıktı. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi bu santrallerin sökülmesi için harcanan paraların ise kuruluş masrafından daha fazla olduğu görüldü. Sonuçta ekonomik olmayan bu sorunlu ve eski teknolojiden kurtulmanın yolları aranmaya başlandı. Kurulması düşünülen ve inşaatları devam eden santrallerden vazgeçildi. Bunun için de ellerindeki bu teknolojiyi verecekleri kurbanlar aranmaya başlandı.
Emperyalistlerin arpalığı olmayalım!
İleri teknolojiye sahip emperyalist ülkeler ellerindeki eski ve sorunlu teknolojilerden kurtulmak isterler. Bu işi yaparken de yeni teknolojilerini finanse edecekleri yöntemler geliştirirler. Bunun en kolay yolu ise; ellerindeki eski ve problemli teknolojilerin gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelere satılmasıdır.
Biz ülke olarak bu oyunlardan çok çektik. Dünya renkli televizyon teknolojilerine yönelirken, bize ucuz yollu dayatılan siyah-beyaz televizyonlara balıklama daldık. Batılıların stoklarındaki siyah beyaz televizyonları tüketmelerine yardımcı olduk. Daha sonra herkes gibi biz de renkli televizyon teknolojisine geçtik.
Gene batılıların ellerinde kalan ve çok fazla enerji harcayıp, elektrik şebekelerinde salınımlar oluşturan ark ocaklarını ithal ederek, demir çelik dökümhaneleri kurduk. Bu dökümhanelerle bizler demir kütüklerini eritirken, onlar daha az enerjiyle ve şebekede salım yaratmadan demir kütüklerini eriten indüksiyon fırınlarıyla aynı işi yapmaya başladılar. Sonuçta baktık ki bu ark ocakları enerji sistemlerimize zarar veriyor, bu sefer biz de diğer teknolojiyi seçmek zorunda kaldık. Fakat hala kurtulmuş değiliz.
Fransızlar çimento üretiminin kendi ülkelerinde hem çevresel etkilerini hem de yoğun enerji tüketimini önlemek için bizim çimento fabrikalarımızı aldılar. Çimentoyu burada üretip hem çevremizi kirlettiler, hem de elektrik enerjimizi bol bol harcadılar. Temiz ürün olan çimentoyu kendi ülkelerine götürürken, bütün pisliklerini bizim topraklarımıza bıraktılar. Bizler ise yurt dışına çimento satmakla öğündük.
Aynı emperyalist güçler şimdilerde bizim gibi ülkelere nükleer santralleri pazarlayarak, gelecekte kuracakları ileri teknolojileri finanse etmeye çalışırken, bir yandan da işsiz kalan nükleer enerji uzmanı yurttaşlarına iş olanağı sağlamaya uğraşmaktadırlar. Nükleer bomba meraklıları ise; sanki nükleer santrallere sahip olmakla nükleer teknolojiye de sahip olacakmışız gibi, nükleer tekellerin sözcülüğünü yapıyorlar. Oysa bizler bilgisayar da kullanıyoruz ama bilgisayar teknolojisine sahip değiliz. Yani ülkemizde bilgisayar üretemiyoruz. Bu durumda nükleer santrale sahip olmanın bilgisayara sahip olmakla farkı nedir? Tek farkı çok pahalı olması ve canlıları kanser yapmasıdır. Yani nükleer santrallerin gelmesi, nükleer bomba heveslilerinin istediği nükleer teknolojinin gelmesi anlamına gelmemektedir. İlle de kitle imha bombası olan nükleer bombalara sahip olunmak isteniyorsa, bu bombaları nükleer santralin kurulması için harcanacak paradan daha ucuza elde etmek mümkündür. Kaldı ki, insanım diyen herkesin bu tür canavarlığa karşı çıkması, İkinci Dünya Savaşı’nda ortaya çıkan manzarayla kendini göstermiştir.
Kuzey yarımküredeki işsiz kalan nükleer enerji tekellerinin ülkemizde sözcüsü durumunda olan nükleer lobicilerin, “enerji krizini” aşmamızın tek yolu olarak nükleer enerjiyi söylemeleri kocaman bir yalandır. Ekonomik, toplumsal ve çevresel sorunlara sahip bu teknolojiyi savunanların çıkmazlarını şu şekilde sıralayabiliriz:
• Ülkemizde kurulu güç 27000 MW’tır. Oysa elektrik tüketiminin en fazla olduğu durumda çekilen yük 18000 MW’tır. Yani şu anda bile 9000 MW kurulu güç fazlamız bulunmaktadır. Ortalama çekilen güç ise 12000-13000 MW arasında değişmektedir. Bu durumda elektrik kesintilerinin nedeni açıktır ki enerji yetmezliği değil, siyasidir.
• Sürekli Fransa’yı örnek gösterenlerin Fransa’nın nükleer enerjiyle ürettiği elektrikten kar ettiğini söylemeleri mümkün değildir. Çünkü nükleer enerji yüzünden Fransız Elektrik İdaresi (EDF) 39 milyar Dolar borca girmiştir. Fransa 56 nükleer santralden elde ettiği plütonyumla nükleer bombalar üreterek , bu bombaları pazarlayıp para kazanmaktadır.
• Nükleer santrallerin risksiz olduğunu iddia edenler, neden sigorta şirketlerinin bu tesisleri sigorta etmediklerini açıklamalıdırlar. Oysa aynı şirketlerin petrol, su, doğalgaz, rüzgar ve kömürle çalışan santralleri normalden yüzde 40 daha fazladır. Bu tespiti dünyanın en saygın tıp fakültesi olan John Hopkins School of the Puplic Health’ın yayın organı olan International Journal of Health Services Ekim 1993, Nisan 1994 ve Temmuz 1994 sayılarında yayınlamıştır. Ayrıca ABD de halk sağlığı bürosunun hazırladığı 1978-1986 yılları arasındaki araştırmasına göre ; Pilgrim nükleer enerji reaktörü yakınlarında özellikle santralin normal çalışması sırasında çevreye salınan radyoaktif gazların sürüklendiği bölgede lösemi olayları yüzde 400 artmıştır. Nükleer enerji savunucu “uzmanlarımız” acaba bu rapordan neden söz etmiyorlar?
• ABD’de 2000 yılına kadar 500 nükleer santral kurulmazsa ABD’nin karanlıkta kalacağını iddia eden nükleerci karteller, bu nükleer santraller kurulmadığı için iflas etmiştir. 1978 yılından bu yana ABD de bir tane bile nükleer santral kurulmamıştır. Gene 2000 yılına kadar dünyada toplam 4000 tane nükleer santral kurulması öngörülmekteydi. Oysa bu gün bunun yüzde 10’u gerçekleşmiştir.
• Kaza riskinin olmadığı iddia edilen ve en son teknolojiyle donatılmış olan Japonya’da meydana gelen en son kaza, bu yalancılara inen en son şamardır. Nükleer reaktörlerinde sırf 1992 yılında 22 tane kaza meydana gelmiştir.
• Nükleer santrallerin normal çalışması sırasında her 2-3 yılda bir ortaya çıkacak olan yüzlerce ton radyoaktif atığın çevreden yalıtılacağı alanlar tespit edilmiş midir? Ülkenin her yanı deprem kuşağında yer alırken, bu atıkların yer altı sularına ve atmosfere sızması nasıl önlenecektir? Yoksa bir kaza ve deprem olduğunda halkın güvenliği “Allah’a mı havale edilecektir?”
• Bazı atıkların camlaştırılarak saklandığını söyleyenlerin radyoaktif atıkların camın yapısını bozduğu yönündeki bulgulara verecekleri yanıt doğrusu merak konusudur.
• Nükleer elektrik üretiminin ekonomik sorunları sadece nükleer santralin ömrüyle sınırlı değildir. Bu santrallerin ömrünü tamamlamasından sonra sökülmesi işlemleri kurulması için gerekli masraflardan daha fazladır. Yeni nükleer santrallerin kurulmamasının asıl nedenini de bu maliyetler belirlemektedir.
• Nükleer santrallerin istihdam sorununa katkısı olacağını iddia edenlerin acaba ülkenin istihdam sorunuyla bu kadar ilgili iseler, neden özelleştirmelerle on binlerce işçiyi işlerinden, ekmeklerinden ettiklerini açıklamaları gerekmez mi?
Sonuç olarak; ülke kaynaklarımıza baktığımızda su potansiyelimizin ekonomik kısmıyla yılda 125 Milyar kWh elektrik üretebilecek durumdayız. Bu ise bu yıl üretebileceğimiz elektrik enerjisinin tamamına eşittir. Diğer yandan en az su kadar potansiyeli olan rüzgar enerjisine sahibiz. Temiz yakma tekniklerini kullandığımız taktirde çok önemli bir katı fosil yakıt potansiyelimiz bulunmaktadır. Jeotermal kaynaklarımız ve güneş enerjisinin potansiyeli göz önüne alındığında dışarıdan hiçbir şekilde ne doğalgaz, ne de petrole elektrik üretimi için ihtiyaç kalmayacaktır. Hele hele nükleer santral ve nükleer yakıta hiç gereksinimiz bulunmamaktadır. Nükleer enerji santrallerinin emperyalistlerin dayatması sonucu ülkemizin başına sarılmak istendiği ortadadır. Depremler karşısında ve İkitelli’deki cobalt–60 kazasında da görüldüğü gibi bizim bu işin altından kalkmamız mümkün değildir. Kaldı ki dünyanın teknoloji lideri konumundaki ülkeler bile nükleer teknolojilerin sorunlarını çözememektedir. Hükümetler nükleer santralin maliyetini, üretilecek elektriğin birim fiyatını, bu fiyatın diğer santrallerle karşılaştırılmasını bile halktan gizlemektedir. Sadece “Bize güvenin, biz sizlerin iyiliğini düşünüyoruz” denmektedir.
Çözüm nükleer santraller değildir. Özelleştirmeler ise hiç değildir. Çünkü elektrik enerjisi özelliği gereği tek bir yerden planlanıp, yönetilmek durumundadır. Çünkü elektrik enerjisi üretildiği an tüketilmek zorundadır. Onu depolayıp sonra kullanma şansı bulunmamaktadır. Yapılması gerekenler şunlardır:
• Nükleer santral sevdasından vazgeçmek
• Enerjide özelleştirmeyi derhal durdurup, özel imtiyazları iptal etmek
• Enerji iletim ve dağıtım sistemini modernize ederek kayıpları yüzde 30′lardan yüzde 10′lara çekmek
• Yenilenebilir enerji kaynaklarından su, rüzgar, güneş, ve jeotermal enerjilerin kullanımını geliştirerek artırmak
• Emperyalistlerin çöp teknolojileri yerine ileri teknolojileri transfer ederek kaynaklarımızın emperyalistlerin yeni teknolojilerine finans kaynağı olmasına son vermek.
Bu gün ülkemizde yüzde yüz yerli ve yenilenebilir enerji kaynakları bizim bütün elektrik ihtiyacımızı karşılayacak potansiyele sahiptir. Yeter ki kendi kaynaklarımızı değerlendirmesini bilelim.
NÜKLEER FİSYON
İnsanlığın enerji sorununa kalıcı çözümün nükleer enerji olduğu bir çok teknisyen ve bilim adamı tarafından dile getirilmektedir. Nükleer enerjinin iki üretim türü vardır. Bunlardan biri, gerçekten çok uzun dönemde insanlığın enerji açısından kurtarıcısı olduğuna inanılan füzyon enerjisidir. Kanımca, füzyon enerjisinden yararlanılarak elektrik enerjisi elde etmenin ticari boyuta ulaşmasının yaklaşık daha bir asırlık geliştirmeye ihtiyacı vardır. Ama sonunda bu tür enerjiden yararlanma yolları bulunacak ve insanlığın hizmetine sunulacaktır. Diğer tür ise, halen insanlığın hizmetinde bulunan ve en temiz elektrik enerjisi üretim santrallerinin yapımında kullanılan, fisyon enerjisidir. Bu enerji türünün geçmişi çok kısa olmakla birlikte, ticari kullanım alanları vardır ve bir çok ülkenin elektrik enerjisi üretiminde önemli bir pay almaktadır.
Osman K. Kadiroğlu
Doğadaki atom çekirdeklerinin kararsız olanları daha kararlı olabilmek için çekirdek içinden bazı parçacıkları atarak değişime uğrarlar. Buna radyoaktivite denir. Örneğin, her canlı varlığın içinde bulunan ve kozmik ışınlar nedeniyle oluşan, karbon 14′ün bir gramının yarısı 5770 yıl içinde değişim geçirerek, azot gazı olur. Bu değişim karbon 14 çekirdeği içinden bir elektronun atılması yani bir Beta bozulması ile gerçekleşmektedir. Sözü edilen süreye de yarı ömür denir. Bazı ağır çekirdekler, içlerinden daha ağır parçacıklar atarak ilk durumlarından daha kararlı bir çekirdeğe dönüşebilir. Örneğin, toryum bir milyar dört yüz milyon yıl yarı ömür ile Alfa bozulumu adı verdiğimiz, çekirdek içinden bir helyum atomunun çekirdeğini atarak, biraz daha kararlı bir çekirdeğe dönüşür.
Bazı çekirdekler o denli kararsız olabilirler ki, içlerinden bir parçacık atmak yerine ikiye parçalanabilirler. Bu çekirdek tepkimesinin teknik adı da fisyon, yani bölünmedir. Tabii kendi kendine fisyon yapan çekirdeklerin doğada bulunması fevkalade zordur. Bazı çekirdek içi parçacıklar ile etkileşmeye giren ağır çekirdeklerin oluşturduğu çok kararsız çekirdekler fisyon yapabilir. Bazı çekirdek içi parçacıklar ile etkileşmeye giren ağır çekirdeklerin oluşturduğu çok kararsız çekirdekler fisyon yapabilir. Doğada bulunan Uranyum 238 çekirdeğinin kendi kendine fisyon yapma yarı ömrü 1.0E+16 yıl diğer taraftan insan yapısı olan fermium’un kendi kendine fisyon yapma yarı ömrü bir yıldan daha azdır.
Bir çekirdeğin kararlılığı, çekirdeği oluşturan parçacıkların birbirlerine ne denli sıkıca bağlı olduklarının bir ölçüsüdür. Teknik terim olarak buna çekirdeğin bağlanma enerjisi denir. Çeşitli çekirdeklerin parçacık başına düşen ortalama bağlama enerjilerine dikkat edersek, en kararlı çekirdeklerin atom ağırlıklarının demir, nikel, kobalt gibi 60 civarında olduğunu görürüz. Dünyada demir ve benzeri metaller bu nedenle uranyum ve toryumdan daha boldur.
Hafif çekirdeklerin bağlama enerjileri demire kıyasla daha azdır. Bu tip çekirdekler başka çekirdeklerle ile bir araya gelerek daha kararlı çekirdek oluşturabilirler. İşte bu sürece füzyon yani kaynaşma diyoruz. Diğer taraftan demirden daha ağır çekirdekler parçalanarak daha kararlı çekirdeklere dönüşebilir. Bu parçalanma bazen hızlandırılabilir ve bu sürece de fisyon adı verilir.
Nötron ile Fisyon
1932 yılında Sir James Chadwick İngiltere’de, atom çekirdeğinden çıkan ve elektrik yükü olmayan bir parçacığın varlığını gözledi. Daha sonra adına nötron denilen bu temel parçacığın proton ağırlığında olduğu ve çekirdek içine rahatlıkla girebildiği gözlendi. Enrico Fermi bunu izleyen yıllarda İtalya’da nötron ile yaptığı deneylerde ilginç sonuçlar elde etti. Nötronlar ile bazı çekirdekleri bombardıman eden Fermi yeni izotoplar elde ediyordu. Aynı deney tahta masada yapılınca metal masada yapılana kıyasla daha fazla nötronun yutulduğu ve üretilen yeni çekirdeklerin daha fazla olduğu gözleniyordu. Daha sonra bu olaya tahtanın içinde bulunan hidrojen ile karbonun yol açtığı ve nötronların uygun maddeler ile yavaşlatılabildiği ortaya çıktı. Daha yavaş hareket eden bir nötron daha uzun süre çekirdek etrafında kalabilir ve etkileşme yapma olasılığı çok daha artar.
1939 yılında, Hanh ve Strassman Almanya’da, uranyumdan daha ağır çekirdek yaratmak için uranyumu yavaş nötronlar ile bombardıman ettiklerini fakat çoğunlukla, örnekte hiç bulunmayan, daha hafif çekirdekler ürettiklerini biraz da çekinerek ve kuşkuyla yayınladılar. Daha sonra bunun nötronlar yardımı ile oluşan fisyon olduğu ortaya çıktı. Aynı yıl Macar Szilard bu yeni buluşun değerini anlayarak Naziler durumu kavramadan Müttefiklerin savaş için derhal fisyondan faydalanması için çalışmalara başladı. Bundan sonrası hemen herkesin bildiği, hikayelerini okuduğu, filmlerini izlediği Manhattan projesi olarak tarihe geçti. 1939 yılında bulanan fisyon, 1942 yılında ilk CP1(Chicago Pile 1) nükleer reaktörünün yapımı ile kullanılabilen bir enerji üretme yöntemi olarak ortaya çıkmaya başlamıştır. 1944 yılında ve daha sonra yapılan üretim ve araştırma reaktörlerinden sonra ilk elektrik enerjisi üreten reaktör 1954 yılında Rusya’da Obninsk’te 5 Mw gücünde üretime başlamıştır.
ATOM, FİSYON, ZİNCİRLEME TEPKİME (REAKSİYON) NEDİR?
Bir elementin kimyasal özelliklerini taşıyan en küçük parçasına atom denilmektedir. Evrende bilinen bütün maddeler (kozmik madde, yüksek enerjili madde ve anti madde hariç), pozitif yüklü bir çekirdek ve etrafında dönen negatif yüklü elektronlardan oluşan yaklaşık 100 farklı atomdan meydana gelmektedirler. Atomun çekirdeği ise nükleon olarak adlandırılan ve yaklaşık elektronlara göre 2000 kat daha ağır olan, artı yüklü proton ve yüksüz nötronlardan oluşmaktadır. Dolayısıyla bu üç parçacık, etrafımızdaki sonsuz çeşitlilikteki maddenin temel yapı taşlarıdır. Şu andaki bilgilerimiza göre elektronlar, kendilerini oluşturan alt parçacıklar olmadığından temel parçacık olarak kabul edilirler, nükleonlar ise, elektronun “-1″ yüklü olduğu varsayıldığında, “+2/3″ veya “-1/3″ elektrik yükünde olan quark adı verilen üç alt parçacıkdan oluşmuşlardır.
Molekül: Doğada atomlar genellikle yörüngelerinde bulunan elektronları paylaşarak daha kararlı enerji seviyelerinde bulunmak amacıyla başka atomlarla birlikte bulunurlar. Atomların bir araya gelmesi ile moleküller oluşur. Bir elementte aynı cins atomlar tek olarak veya moleküller halinde biraradadır.
Kimyasal Tepkime: İki veya daha fazla sayıda madde biraraya geldiğinde, moleküllerdeki atomların aralarında yeniden düzenlenmesine kimyasal tepkime denir. Bu sırada elektronların paylaşılması da değişir. Kimyasal tepkimelerin bir özelliği, ilgili atomların çekirdeklerinde bulunan parçacık sayısının tepkime sırasında değişmemesidir.
Çekirdek Tepkimesi: Kimyasal reaksiyonların aksine atomların çekirdeklerinde bulunan parçacıların kendi aralarında oluşan veya dışardan gelen bir etki sonucunda değişimleri sonucunda çekirdek tepkimeleri oluşur. Çekirdek tepkimesi sonucunda eğer proton sayısı değişiyor ise farklı bir elemente ait bir atom oluşmuş olur.
Fisyon (Çekirdek Parçalanması): Bir nötronun, uranyum gibi ağır bir element atomunun çekirdeğine çarparak yutulması, bunun sonucunda bu atomun kararsız hale gelerek daha küçük iki ayrı çekirdeğe bölünmesi reaksiyonudur. Dolayısıyla Fisyon, bir çekirdek tepkimesidir. Parçalanma sonucunda ortaya çıkan atomlara fisyon ürünleri denir. Bunların bazıları radyoaktiftir. Bir nötron yutulması ile başlayan fisyon tepkimesi sonucunda, büyük miktarda enerji ile birlikte, birden fazla nötron ortaya çıkar. Çekirdek tepkimeleri sonucunda açığa çıkan enerjiler, kimyasal tepkimelere göre yaklaşık milyon kat düzeyinde daha fazladır.
Zincirleme Reaksiyon: Fisyon sonucunda ortaya çıkan nötronların, ortamda bulunan diğer fisyon yapabilen atomların çekirdekleri tarafından yutularak, onları da aynı reaksiyona sokması ve bunun ardışık olarak tekrarlanmasıdır. Kontrolsuz bir zincirleme reaksiyon, çok çok kısa bir süre içinde çok büyük bir enerjinin ortaya çıkmasına neden olur; atom bombasının patlaması bu şekildedir. Nükleer santrallarda ise zincirleme reaksiyon kontrollu bir şekilde yapılır. Bu kontrolun kaybedilerek nükleer yakıtın bir bomba haline dönüşmesi fiziksel olarak olanaksızdır.
RADYASYON VE RADYOAKTİVİTE NEDİR?
Radyasyon, dalga, parçacık veya foton olarak adlandırılan enerji paketleri ile yayılan enerjidir. Radyasyon, daima doğada var olan ve birlikte yaşadığımız bir olgudur. Radyo ve televizyon iletişimini olanaklı kılan radyodalgaları; tıbta, endüstride kullanılan x-ışınları; güneş ışınları; günlük hayatımızda alışkın olduğumuz radyasyon çeşitleridir.
Radyasyon genellikle bir atomun çekirdeğinde başlar. Atomları da, proton ve nötronların oluşturduğu bir çekirdek ve bu çekirdeğin etrafında dönen elektronlar oluşturur. Ağır elementler (çekirdeğinde 83 den fazla proton barındıranlar), kararsız oldukları için daha küçük atomlara dönüşürler. Bu parçalanma sırasında, çekirdekten parçacıklar ve enerji dalgaları ortaya çıkar. Bu yolla enerji veren elementlere radyoaktif elementler adı verilir.
Radyoaktif elementler temel olarak Alfa, Beta ve Gama olmak üzere, 3 ana tip enerji salınımında bulunurlar. Alfa radyasyonu, (+) yüklü parçacıklardan oluşur ve bir kağıt parçası tarafından durdurulabilir. Beta radyasyonu, elektronlardan oluşur. İnce bir aliminyum levha bu elektronları durdurmak için yeterlidir. Gama radyasyonu ise ışık hızında hareket eden enerji dalgalarından oluşmaktadır.
Alfa, Beta ve Gama radyasyonu aynı zamanda iyonlaştırıcı radyasyon olarak da adlandırılırlar. Bir başka deyişle, diğer atomların elektronlarını ayıracak yeterli enerjiye sahiptirler.
Bu tür radyasyonlara maruz kalma süresine, radyasyonun şiddetine ve maruz kalınan vücut bölgesine bağlı olarak, hücreyi parçalayabilir, zarar verebilir veya herhangi zararlı bir etkisi olmadan geçip gidebilirler. İyonlaştırıcı radyasyonun insanlar üzerindeki etkisi Rem veya Sievert birimiyle ölçülmektedir. Ancak son yıllarda Rem yerine Sievert (Sv) kullanılması standart hale gelmiştir. (100 Rem = 1 Sv).
İLK NÜKLEER GÜCÜ KİM KEŞFETTİ?
1905 yılında Einstein meşhur E=mc2 formülü ile fisyon sonucu açığa çıkabilecek enerji konusunda öngörüde bulunmuştu. Daha sonra 1930 yılında bu öngörü deneysel olarak Otto Hahn, Lise Meitner ve diğerleri tarafından doğrulandı. Dünyanın ilk insan yapısı nükleer reaktörü 1942 yılında Enrico Fermi’nin yürüttüğü bir proje sonucunda Amerika Birleşik Devletleri’nin Chicago, Illinois kentinde kuruldu.
Ancak, dünyadaki ilk nükleer reaktörün ortaya çıkışı milyonlarca yıl öncesine dayanmaktadır. Afrika’da Oklo, Gabon’daki bir uranyum madeninde, yeraltı sularının da maden içinde bulunması nedeniyle doğal bir nükleer reaktör oluştuğu ve binlerce yıl ısı ürettiği son yıllarda ortaya çıkarılmıştır.
Her iki reaktör de fisyonu kullanarak ısı üretmiş fakat hiçbiri elektrik üretmemiştir.
Elektrik üreten ilk ticari nükleer güç sanralı Shippingport, Pennsylvania’da (ABD) kurulmuş ve 1957’de işletmeye girmiştir. Fisyon kullanılarak üretilen ilk elektrik ise, Aralık 1951’de Arco, Idaho’daki Deneysel Üretken Reaktöründe elde edilmiştir.
Dünyada Nükleer Güç Santralı Kullanan Ülkeler
(Toplam elektrik üretimindeki paylarına göre sıralı, 1998 sonu)
İş
ıı
İşşıı
Toplam elektrik üretimindeki payı %
1995 1998
Litvanya 2 2370 85.6 77.2
Fransa 58 61653 1 1450 76.1 75.8
Belçika 7 5712 55.5 55.2
İsveç 12 10040 46.5 45.8
Ukrayna 16 13765 4 3800 37.8 45.4
Slovakya 5 2020 3 1164 44.1 43.8
Bulgaristan 6 3538 46.4 41.5
KoreCum. 14 12340 3 2550 36.1 41.4
İsviçre 5 3127 39.9 41.1
Slovenya 1 623 39.5 38.3
Japonya 52 43691 2 1863 33.4 35.9
İspanya 9 7350 34.1 35.7
Macaristan 4 1729 42.3 35.6
Almanya 20 22282 29.6 28.3
Finlandiya 4 2656 29.9 27.4
İngiltere 35 12968 24.9 27.1
Tayvan 6 4884 1 1300 28.8 24.8
Ermenistan 1 376 - 24.7
ÇekCum. 4 1648 2 1824 20.1 20.5
ABD 104 96423 22.5 18.7
Rusya 26 19843 4 3375 11.8 13.1
Kanada 14 9998 17.3 12.4
Romanya 1 650 1 650 - 10.3
Arjantin 2 935 1 692 11.8 10.0
Güney Afrika 2 1842 6.5 7.3
Meksika 2 1308 6.0 5.4
Hollanda 1 449 4.9 4.1
Hindistan 10 1695 4 808 1.9 2.5
Çin 3 2167 6 4420 1.2 1.2
Brezilya 1 626 1 1229 1.0 1.1
Pakistan 1 125 1 300 0.9 0.7
Kazakistan 1 70 0.1 0.2
İran - - 2 2111 - -
TOPLAM 434 348855 36 27536 17.0 15.9
Kaynak:
Energy Electricity and Nuclear Power Estimates for the Period up to 2020, Temmuz 1999, IAEA.
Energy Electricity and Nuclear Power Estimates for the Period up to 2015, Temmuz 1996, IAEA.
ELEKTRİK NASIL ÜRETİLİR
Elektrik, bakır gibi iletken bir telin manyetik bir alan içinde hareket ettirilmesi ile üretilir. Elektrik jeneratörü, bir mıknatıs içinde dönen sarılı iletken tellerin bulunduğu, ve bu tellerin mıknatıs içinde dönmesiyle elektrik akımı üreten bir makinadır. Evlerimizde, işyerlerimizde, endüstride gereksinim duyduğumuz büyük miktardaki elektrik enerjisini elde etmek için, elektrik jeneratörlerini döndürecek büyük güç santrallarına ihtiyaç duyarız.
Çoğu güç santralı, jeneratörü döndürmek için ısı üretiminde bulunurlar. Fosil yakıtlı santrallar ısı üretimi için doğal gaz, kömür ve petrol yakarlar. Nükleer santrallar da uranyum yakıtını parçalayarak ısı üretirler. Ancak bütün bu değişik tip santrallar ürettikleri ısıyı, suyu buhar haline dönüştürmek için kullanırlar.
Oluşan buhar ise elektrik jeneratörüne bağlı olan türbine verilir. Su buharı, türbin şaftı üzerinde bulunan binlerce kanatçık üzerinden geçerken daha önce üretilen ısıdan almış olduğu enerjiyi kullanarak, türbin şaftını döndürür. İşte bu dönme, generatörün elektrik üretmek için gereksinim duyduğu mekanik harekettir. Jeneratörde oluşan elektrik ise iletim hatları denilen iletken teller ile kullanılacağı yere gönderilir.
Türbinden çıkan, enerjisi diğer bir deyişle basınç ve sıcaklığı azalmış buhar ise yoğunlaştırıcı (kondenser) denilen bölümde soğutulup su haline dönüştürüldükten sonra, tekrar kullanılmak üzere santralın ısı üretilen bölümüne geri gönderilir. Yoğunlaştırıcıda soğutma işini sağlayabilmek için deniz, göl veya ırmaklarda bulunan su kullanılır. Su kaynaklarından uzak bölgelerde ise santralın hemen yanında bulunan ve uzaktan bakıldığı zaman geniş dev bacalara benzeyen soğutma kuleleri kullanılır. Bu kulelerin üzerinde görülen beyaz duman ise su buharıdır.
Elektrik üretmek için kullanılan diğer bir yöntem ise hidrolik santrallardır. Bu yöntem ile barajlarda biriktirilen su, bir su türbinini üzerinden geçirilir ve türbine bağlı elektrik jeneratörü döndürülerek elektrik üretilir.
Yukarda bahsedilen bu yöntemler büyük miktarlarda elektrik enerjisini üretmek için kullanılırlar. Bunların yanı sıra rüzgar, güneş ve jeotermal enerji kullanarak da elektrik üretilmektedir. Ancak bu tür kaynaklardan üretilen enerji miktarı asıl ihtiyacımızı kendi başına karşılamaktan uzaktır.
Su, güneş, rüzgar ve geotermal kaynaklara, yenilenebilir enerji kaynakları denilir. Bu kaynaklar diğerleri gibi tükenmezler. Petrol, doğal gaz, kömür, uranyum gibi maddeler önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde tükeneceklerdir.
NÜKLEER GÜÇ SANTRALI / REAKTÖRÜ NEDİR?
1. Reaktör kalbi (reactor core)
2. Kontrol çubuğu (control rod)
3. Reaktör basınç kabı (pressure vessel)
4. Basınçlandırıcı (pressurizer)
5. Buhar üreteci (steam generator)
6. Birincil soğutma su pompası (primary coolant pump)
7. Reaktör korunak binası (containment)
8. Türbin (turbine)
9. Jeneratör - Elektrik üreteci (generator)
10. Yoğunlaştırıcı (condenser)
11. Besleme suyu pompası (feedwater pump)
12. Besleme suyu ısıtıcısı (feedwater heater)
Bir nükleer santraldaki sistemler konvansiyonel güç santralları ile aynı mantıkla çalışırlar. Isı enerjisinin üretildiği kısımda elde edilen buharın türbin-jeneratörü döndürerek elektrik üretilmesi felsefesi, temel olarak nükleer santrallarda da aynıdır. Nükleer santrallar ısı üretmek için nükleer reaksiyonu kullandıkları ve bunun sonucunda çevreye salınmaması gereken radyoaktif maddeler ürettikleri için, bazı ek sistemler kullanırlar. Örneğin, bir çok nükleer santralda nükleer yakıtı barındıran yakıt tüpleri arasından ısınarak geçen su, doğrudan türbine gönderilmeyip, türbin için buhar üretilen ikinci bir çevrimi ısıtmak için kullanılır. Bununla ilgili sistemlere Birincil (Soğutma) Sistem(i) adı verilir.
İkincil sistem ise birincil soğutma sistemindeki ısıyı alarak türbin-jeneratörü döndürmek için gerekli olan buharın üretilmesi için kullanılan sistemdir.
Her iki sistem de kapalı birer döngü oluşturmuşlardır.
Soğutma sistemi ise ikincil sistem içinde yer alan yoğuşturucuyu soğutmak için kullanılır. Bu sistemde sıcaklığı yoğunlaştırıcıya göre daha az olan, deniz, göl veya ırmaklardaki su kullanılır. Suyun bolca bulunmadığı yörelerde ise bu sistemin içinde soğutma kulelerinden faydalanılır.
Nükleer santrallar, birincil sistemlerindeki farklılıklara göre değişik şekillerde adlandırılırlar. Şekilde görülen sistem, tipik bir “basınçlı su reaktörü”ne aittir. Dünyadaki 400 den fazla sayıda nükleer santralın yaklaşık olarak yarısı “basınçlı su reaktörü”dür. Basınçlı su reaktörlerininde, birincil sistem yaklaşık 150 atmosferlik bir basınç altında tutularak, içinde bulunan suyun yüksek sıcaklıklara kaynamadan çıkarılması sağlanmıştır.
Buna ek olarak “kaynar sulu”, “basınçlı ağır sulu” reaktörler de en çok kullanılan nükleer santral tipleridir.
DÜNYADA KAÇ TANE NÜKLEER GÜÇ SANTRALI VARDIR?
Uluslararası Atom Enerji Ajansı’na göre (1998 sonu), 434 nükleer güç santralı 33 ülkenin 250 farklı bölgesinde işletme halindedir. Ek olarak, 36 nükleer güç santralının 15 ülkede inşaatı sürdürülmektedir. Dünyada işletme halindeki santrallar yaklaşık 350000 MWe, inşaa halinde olanlar ise yaklaşık 27500 MWe kapasiteye sahiptirler. Nükleer enerjinin toplam dünya elektrik üretimindeki payı ise yaklaşık %16’dir.
Nükleer güç santralı bulunan belli başlı ülkeler:
ÜLKELER İŞLETME HALİNDE İNŞAA HALİNDE
ABD 104 -
FRANSA 58 1
JAPONYA 53 2
İNGİLTERE 35 -
RUSYA 29 4
ALMANYA 20 -
UKRAYNA 16 4
KORE 15 3
KANADA 14 -
İSVEÇ 12 -
HİNDİSTAN 10 4
Ek olarak, Dünyada tıb, bilimsel araştırma, enerji, tarım ve endüstrideki ihtiyaçlara destek veren 3000’den fazla nükleer tesis bulunmaktadır.
NÜKLEER ENERJİ ÇEVRE FAKTÖRÜ GÖZ ÖNÜNE ALINDIĞINDA UYGUN BİR SEÇENEK MİDİR?
Nükleer enerji, çevre gözönüne alındığında birçok üstünlüğe sahiptir. Karbondioksit üretmediği için, çevresel olarak en önemli problemlerden biri olan sera gazlarının artmasına katkıda bulunmaz. Örneğin, 40 yıl boyunca çalışan 1000 MW elektrik kapasitesindeki bir nükleer santralın yerine kullanılacak bir kömür santralı, yaklaşık 300 milyon ton sera gazının atmosfere bırakılmasına neden olur.
Nükleer santrallar, termik santralların aksine, kükürtdioksit gibi asit yağmurlarına yol açan çeşitli gazları atmosfere bırakmazlar.
NÜKLEER SANTRALLARDA NE GİBİ GÜVENLİK TEDBİRLERİ ALINMIŞTIR?
Nükleer santrallarda, nükleer maddelerin çevreye bırakılmamasını ve aynı zamanda nükleer reaksiyon sonucunda oluşan ısının her durumda reaktörden alınmasını garantiye alacak şekilde birçok güvenlik önlemi alınmıştır. Nükleer maddelerin dışarıya salınmaması için kademeli koruma önlemleri, oluşan ısının alınması için ise yine kademeli ve yedekli sistem ve bileşenler bulunmaktadır.
Nükleer yakıt, seramik formunda, yaklaşık 1 cm çap ve yüksekliğinde silindirik parçaların ard arda dizilmesiyle yine silindirik biçimde kapalı sızdırmaz tüpler içindedir. Bu tüplerin binlercesinin, aralarından soğutucu suyun geçmesine izin verecek şekilde bir araya getirilmesi ile de reaktör kalbi oluşturulmuştur. Bu kalp ise paslanmaz çelikten yapılan bir basınç kabının içinde bulunur (Basınçlı veya Kaynar Sulu reaktörlerde). Basınç kabı ve buna bağlı sistemler ise reaktör korunak binası adı verilen betondan yapılmış kubbemsi yapının içinde bulunurlar. Dolayısıyla, yakıt içinde bulunan radyoaktif maddelerin dışarıya salınmalarını, seramik yakıt, yakıt tübü, basınç kabı, çelik gömlek ve beton korunak binası, kademeli olarak engellemiş olurlar.
NÜKLEER REAKTÖRLER ENERJİ DIŞINDA BİR ŞEY ÜRETİR Mİ?
Nükleer reaktörler, tıb ve endüstride kullanılan yararlı radyoizotopların üretilmesinde de kullanılırlar. Kanser tedavisinde, boru kaynaklarının tahribatsız muayenesinde kullanılan Kobalt-60, Tiroid bozukluklarının teşhis ve tedavisinde kullanılan İyot-131, doktorların vücut içini görme amacıyla kullandıkları çeşitli tarayıcı cihazlarda kullanılan Teknesyum-99, akciğer havalanmasının ve kan akışının ölçülmesinde yararlanılan Ksenon-133, bu izotoplara örnek olarak verilebilir.
Nükleer santrallarda elde edilen fazla enerji ise, ev ve seralarımızın ısıtılması, tuzlu sudan içilebilir su elde edilmesi, petrol üretimi gibi alanlarda kullanılmaktadır.
NÜKLEER SANTRALLARIN ETRAFINDA YAŞAYAN İNSANLAR NE KADAR RADYASYON ALIR?
Dünyada yaşayan her insan, topraktan, uzaydan, kullandığımız elektronik aletlerden kaynaklanan doğal radyasyona maruz kalmaktadır. Bu radyasyonun miktarı, yaşadığımız yöre ve koşullara bağlı olarak yılda yaklaşık 2-3 mSv civarındadır. Buna ek olarak, Nükleer Santrallardan alacağımız radyasyon ise doğal radyasyona göre çok çok küçük seviyede kalmaktadır. Örnek olarak Dünyada en fazla nükleer santralın olduğu Amerika Birleşik Devletleri’nde bu tür santrallardan dolayı halkın doğal radyasyona ek olarak aldığı miktar yılda 0.05 mSv’in altındadır.
Radyasyonla çalışan kişiler için, doğal radyasyonun üzerinde maruz kalınacak maksimum miktar ise, ülkelere göre yıllık 20 ile 50 mSv arasında değişiklik göstermektedir.
ÇERNOBİL NÜKLEER KAZASINDA NE OLMUŞTU?
Ukrayna’daki Çernobil nükleer güç santralındaki kaza, reaktör güvenliği ile ilgili bir test sırasında gerçekleşmişti. Yapılan test, bu tür reaktörlerin kararlı çalışamadığı çok düşük güç seviyesindeydi ve bu seviyede reaktörün güvenlik sistemlerinin devreye girmemesi için, sorumlu operatörler, normalde yapmamaları gerektiği halde acil durum kapama sistemini devre dışı bırakmışlardı. Deney sırasında kalp içi sıcaklıklar güvenli seviyenin üstüne çıktığında ise reaktörü kapatacak ve soğutma sağlayacak sistemler devre dışındaydı. Bu affedilmez hata, buhar basıncının artmasına ve bu yüzden oluşan buhar patlamasıyla birlikte çatının çökmesine yol açtı. Böylece, reaktör içindeki sıcak grafit direk olarak atmosferle temas eder hale geldi. Havada bulunan oksijenle reaksiyona giren grafitin yanmasıyla reaktör kalbi bütünlüğünü kaybetti ve bu tür Rus reaktörlerinde (RMBK-1000) koruma kabuğunun da olmaması nedeniyle, radyoaktif maddeler dışarı salındı.
26. Nisan 1986, saat 01:23’de olan bu kazanın etkileri çok büyük oldu. Dünyadaki, çoğunluğu 25 yıldan fazla işletme deneyimine sahip olan 400’den fazla reaktördeki, çevredeki halk için ciddi olumsuz sonuçlara yol açan ilk kazaydı. 35 kişi kaza nedeniyle hayatlarını kaybettiler. Uzun dönemde de binlerce insan üzerinde olumsuz etkileri görülmeye devam etmekte.
İNSANLAR NÜKLEER GÜÇ SANTRALLARINDAN NEDEN BU KADAR KORKMAKTA?
İnsanlar genellikle bildiklerine göre bilinmeyen, hayal edilen tehlikelerden daha fazla korkma eğilimi taşırlar. Yanlış olmasına ve fiziksel olarak imkansız olmasına rağmen bir çok insan nükleer santralların bir bomba gibi patlamasından endişe ederler.
Nükleer güçle ilgili gerçekler üzerinde çalıştıkça, yararlarını ve oluşabilecek riskleri daha iyi anlayabilir, duygusal olmak yerine gerçekçi bir tutum takınabiliriz. Elektrik, buhar makinası, otomobil, uçak, uzay araştırmaları gibi yirminci yüzyılda ortaya çıkan her yeni teknoloji, başlangıçta birçok tehlikelerle dolu olduğu şeklinde kamuoyuna yansıtılmıştır. Ancak yaşamımıza getirdiği katkılar ortaya çıktıkça bu korkumuz da azalmıştır.
Modern Nükleer santrallar bir çok güvenlik sistemiyle donatılmışlardır. Bir sistem tamamıyla arızalansa bile diğeri onun yerine geçecek şekilde tasarlanmışlardır. Aynı zamanda diğer konvansiyonel elektrik üreten teknolojilerden farklı olarak, yer seçimi, inşaat, işletme ve işletme sonrası sökülme süreçlerinde, bağımsız bir otorite tarafından denetlenirler.
Nükleer enerjinin geleceğini 3. Dünya ülkelerinin bugüne ve yarına ait politikaları ve atacakları adımlar, belirleyecektir. Zira, gelişmiş batı devletlerinin önemli bir kısmında işsiz kalan, devlet sübvansiyonlarını yitiren nükleer reaktör üreticileri çareyi gelişmekte olan, nükleer enerjiyi güç ve prestij unsuru olarak algılayan ülkelere yönelmekte, yeni pazarlar yaratmak sureti ile ayakta kalmaya çalışmaktadırlar.
Bu bağlamda, başta Uzakdoğu ülkeleri olmak üzere Ortadoğu, balkan ülkeleri ve bazı Latin Amerika ülkeleri bu pazarın önemli müşterileri olarak göze çarpıyorlar. Örneğin, Japonya kendi işlettiği nükleer reaktörlerden elde ettiği %98 saf Plütonyum - 239′a ek olarak Fransa’dan sürekli saf plütonyum alıyor ve elbet bu durum enerji açığından değil, doğrudan taktik nükleer silah programı ile ilgilidir. Şu anda yapılan araştırmalara göre Çin’de yaklaşık 450 nükleer başlıklı silah bulunmakta ve bunlarının 300′ünün stratejik, diğer 150 adedinin de taktik nükleer silah olduğu bilinmektedir. Güney Kore 1992′de 2 adet Kanada tasarımı, hem elektrik enerjisi hem de plütonyum üreten Candu tipi reaktör almaya karar verdi. Ayrıca ellerindeki elektrik üreten santrallere ek olarak Çin 3, Güney Kore 2, Kuzey Kore 4, Japonya 13, Endonezya 2 adet nükleer yakıt zenginleştirme tesisine sahiptir. Bu ülkelere benzeri yaklaşımlarla Hindistan, Pakistan eşlik ederken İran; Rusya ve Çin’le anlaşmaya çalışarak teknoloji transferi çabaları içerisinde. Yanı sıra İsrail’in yeterli nükleer başlıklı silahları ve plütonyum stokları olduğu bilinmektedir. Ukrayna’da ise bütün dünyayı yerle bir etmeye yetecek kadar nükleer başlıklı silah vardır.
Kısaca görüldüğü gibi nükleer Pazar askeri
Amaçların yanı sıra sivil çabaları da kapsıyor. Bu ikili omuz omuza ilerliyor bahsi geçen bütün ülkelerin silah programları yanında ve çoğu zaman bunun için nükleer reaktörlere yaptıkları / yapmayı düşündükleri rakamlar inanılmaz boyutlardadır.
Peki 3. Dünya bir çılgınlığın peşinde kendinden geçerken Türkiye’de neler oluyor.
Türkiye’de çok uzun bir süredir yapılmaya / dayatılmaya çalışılan “nükleer santral” ile ilgili fizibilite etütleri 1967 - 1970 yılları arasında yapıldı. 300 Mw gücünde planlanan ve 1977 yılında işletmeye alınması düşünülen ağır su tipindeki bu santral ekonomik ve politik nedenlerle sonuçlandırılamadı. Ancak 1971 yılında TEK bünyesinde NÜKLEER SANTRAL DAİRESİ kuruldu. İlk fizibilite etüdüne paralel olarak 1974 yılında, Akkuyu’da bu kez 600 Mw’lık bir nükleer santralin 1983′te hizmete gerecek şekilde yapılmasına karar verilerek yatırım programına dahil edildi. Bu konuda ihale de yapılmış olmasına rağmen o günkü koşullarda büyük olasılıkla ekonomik nedenlerle inşaata başlanamadı, ama nükleer santrale de sahip olma hayalinden de vazgeçilmedi. 1983 yılına gelindiğinde bu kez uluslar arası firmalara “yap - işlet - devret” modeli ile santral kurmak üzere çağrı yapıldı ve Kanada “AECL” şirketinin Akkuyu’da, ABD’den gelen “General Electric” şirketinin de Sinop’ta santral kurması istendi. Ancak gene kamu oyu baskısı dışındaki nedenlerle yapım işlerine başlanmadı. 26 Nisan 1986 tarihinde meydana gelen Çernobil faciasının ardından uzun bir sessizlik ve bekleme dönemine geçildi. Bu süreçte 1987 yılında TEK Nükleer Enerji Dairesi kapatıldı. 1992′ye kadar beklentilerin aksine ne Çernobil faciası unutuldu ne de nükleer santral yapma istekleri.
1990 yılında Arjantin’le yapılan görüşmeler dışında yeni bir adım Çernobil’den yaklaşık 6,5 yıl sonra atıldı ve Aralık 1992′de 7 şirketten anahtar teslim esasına göre teklif istendi. Bu süreçte giderek yoğunlaşmaya başlayan kamuoyu baskıları da bir derece dikkate alınarak bu yaklaşımdan da vazgeçildi. Ancak Ocak 1994′te müşavirlik hizmetleri için ihale açıldı bu ihale için Resmi Gazeteye verilen ilanla; yıllardır tartışılan, gündeme getirilip sonradan unutturulan, yer seçimin yanlış olduğu ile ilgili verileri görmezden gelinen Akkuyu Nükleer Santrali “resmileştirilmiş” oldu. Başta yerel örgütler olmak üzere konuya duyarlı tüm kitle örgütleri tepkilerini dile getirdiler ve durum kısaca “anti - demokratik nükleer dayatmacılık” olarak nitelendirildi. Bu ihale için Nisan 1994′te toplanan tekliflerin değerlendirilmesi sonucunda Güney Kore Hükümeti’nin kamu kuruluşu KAERI “Korean Atomic Energy Research Institute” 1 Şubat 1995′te sözleşme imzalayarak (yapıma yönelik ihale şartnamelerinin hazırlanması dahil) “Akkuyu Nükleer Santral Mühendislik ve Müşavirlik Hizmetleri”‘ni gerçekleştirmeye başladı bu iş için ayrıla 600.000 dolarlık bütçenin yarısından fazla bir bedel, yaklaşık 350.000 dolar yapılan ve yapılacak hizmetler karşılığı söz konusu şirkete ödenmektedir. 3 aşamada yapılması planlanan işlerin 2. Aşaması yaklaşık 5 aylık bir gecikme ile Aralık 1995 ortalarında TEAŞ’ne teslim edildi. Bu aşamada uluslar arası yapım ihalesi için şartname taslakları hazırlandı 3. Aşama da şartname taslakları kesinleştirilerek her şey yapım ihalesine hazır hale getirilmiş olacak ihalede %100 kredi getirme şartı aranacak olup gerekli yakıt da ihale kapsamında olacak Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından hazırlanan ve halen yürürlükte olan 2010 yılına kadar enerji planına göre bu santralin 2005 yılında devreye girmesi ön görülüyor. Planda santralin 1000 Mw güçte kurulması isteniyor bu durumda şirketler ve uluslar arası rekabete ve farklı teknolojilerin önerilmesine bağlı olarak 1,5 - 2 milyar dolarlık bir yatırım söz konusu olmaktadır.
Sonuç olarak; 1967′den 1996′ya ve 300 Mw’tan 1000 Mw’a “Akkuyu Nükleer Santralı” kurma hayali bu kez ciddi bir nokta da ve gerçekleşmeye çok yakın! Bu durum özellikle son altı yıldır uluslar arası nükleer lobiciliğin korkunç baskıları ve uygulayıcıların kamu oyu baskısı ile olası riskleri / tehlikeleri hiçe sayarak (bu baskıları adeta isteyerek) kabul etmelerinin doğal bir sonucudur. Türkiye’nin genel enerji politikaları da bu baza dayandırılarak değiştirilmiş,nükleer enerjinin oluşturabileceği ve çok uzun yıllar insan sağlığına zarar verecek, nesillerin sakat doğmasına yol açacak kaza riskleri de, çok yakın ve canlı Çernobil örneğine rağmen, yok sayılarak veya hafife alınarak halkın aksi yöndeki terciğine rağmen bu santralin yapımı planlanmıştır. Bu sistematik yaklaşım içerisinde,1993 yılında TEK’e bağlı Yeni ve Yenilebilir Enerji Kaynakları Müdürlüğü de sessiz sedasız kapatılmıştır. Çernobil faciasından sonraki süreçte radyasyonlu çayları içiren, fındıkları yediren ve tehlikelere karşı uyarmak yerine halkı kandıran, kendilerinden hala hesap sorulmayan politikacılar ve bürokratlar bu sistematiğin ayrılmaz parçasıdırlar.
Enerji konusunun kamuoyunda güncellik kazandığı bir dönemde, hükümetlerin bu konudaki ciddiyetten uzak açıklamaları ise beraberinde birçok soruyu akla getirmektedir. Örneğin, Mesut Yılmaz hükümetinin “Türkiye’nin enerji açığı var ve yıl sonuna kadar ülke karanlıkta kalacaktır” söylemi ile gündeme getirdiği “enerji sorunu” yanlış bir noktada ve yanlış araçlarla tartışılmıştır. Bu aşamada öncelikle, Türkiye’nin enerji senaryoları ne kadar gerçekçidir? Sorusuna yanıt aranmalıdır. İkinci soru alanı ise enerji - çevre bir ikilem sürdürülecek ya da tercih çevreyi dışlayan bir yaklaşım mı olacaktır?
Bu sorular umut vaat edici yanıtlar taşımıyorlar bu gün fakat ülkenin kaynaklarını ve elektrik enerjisi tablosunu görerek nükleerin ne kadar gereksiz olduğunu anlamak gerekrakamlar: (1996 yılına aittir)
1995 yılı sonu itibari ile ülkemizde kurulu bulunan elektrik santrallerinin toplam kurulu gücü 21.137 Mw tır.
Bu santrallerin %52,3′ü termik kaynaklardan, %47,5′u hidrolik kaynaklardan elektrik üretmektedirler. 1996 yılı içerisinde devreye girmesi beklenen ve henüz tamamlanamayan 403,8 Mw gücündeki santrallerin tamamlanması halinde 1996 yılı sonu itibari ile santrallerin toplam kurulu gücü 21.540 Mw olacaktır. Mevcut santrallerimizin yıllık üretim kapasitesi 111 milyar Kwh’tır. 1995 yılı itibari ile santrallerimizden 85 milyar Kwh elektrik enerjisi üretilmiştir.
1995 yılı net tüketimi ise 65 Kwh olmuş yani 20 milyar Kwh’lik enerji iç ihtiyaçlar, ENH - dağıtım sistemi ile kaçak kullanımlarda tüketilmiştir. Böylelikle kayıp oranı %30′lara ulaşmaktadır ki bu oranın yüksekliği dikkat çekicidir. (Dünya ortalaması %10 - %15 arasında değişmektedir)
Buraya kadar görüldüğü gibi elektrik enerjisi üretimi açısından bir problem görülmektedir. Kısaca üretilen enerjinin tüketicilerin kullanımına sunulmasına yani santrallerden iletilmesi ve dağıtım sistemi açısından durum nedir?
Ülkemizde 10.500 km 380 Kv, 24.500 km 154 Kv’luk iletim hattı mevcuttur. İletim hatlarının hemen hepsi 154 Kv üzerinden transfer edildiğinden 180 / 154 Kv’luk trafolarda bir sıkışma gözlenmektedir. (İstamnbul, ANkara, İzmir, Bursa gibi kentlerde) ancak dağıtım sistemindeki şehir şebekeleri genellikle eskimiş olduğundan ve uzun zamandır yatırım yapılmadığından tüketici taleplerine cevap veremeyecek bir hale gelmiş bulunmaktadırlar. Bu nedenle de özellikle büyük kentlerde elektrik kesintileri yaşanmaktadır. Bu kesintiler de üretimden kaynaklanmadığı halde nükleer santral lobilerince “ülkemiz elektriksiz kalacak mutlaka nükleer santral kurulmalıdır” diye kullanılmaktadır. Oysa nükleer santrallere gelinceye kadar ülkemizde daha kullanılmamış geniş bir potansiyelimiz bulunmaktadır yapılan ölçümler sonucunda ülkemiz hidrolik potansiyeli 433 milyar Kwh/yıl ve teknik olarak değerlendirilecek hidrolik potansiyelimizde 215 Kwh/yıl olarak tespit edilmektedir. Ekonomik olan (bu gün için) 125 433 milyar Kwh/yıl’dır bu da üşkemizde bugüne kadar kurulmuş olan santrallerimizin toplam potansiyelinin yaklaşık 1,5 katıdır. Ülkemizde linyit rezervlerinin 120 milyar Kwh/yıl enerji kapasitesine sahip olduğu kabul edilmektedir ki linyit kaynaklarımızın 2/3′ü henüz incelenmemiş durumdadır. Bu kaynaklarımızdan, hidrolik potansiyelimizin %29′u linyit potansiyelimizin ise %33′ünün kullanılmakta olduğu ortaya çıkmaktadır. 18 Aralık 1995 tarihinde ölçülen puant gücümüz 14145 MW’tır. Yani puant gücünün %49 fazlası kurulu güce ve bugünkü kurulu gücümüzün de 2,5 - 3 katı kadar hidrolik ve termik kaynaklara sahip olan ülkemizde “aman kaynaklarımız tükendi, nükleer santraller kuralım” demek düpedüz saçmalamaktır.
1974′lerde yaşanan bunalım da aynı teraneleri dinlemiştik. Ve o dönemde de nükleer santral önerileri ortaya atılmış idi. Aradan 22 yıl geçtiği halde nükleer santral kurulmadığı gibi bugün için de gündeme getirilmemelidir.
1974 petrol bunalımında ülkemizde enerji sıkıntısı çekilmesinin belirleyici nedeni olan Ambarlı Fueloil Santralı da tıpkı bugün nükleer santraller gereklidir diyen zihniyetler tarafından, 1965′te elektriksiz kalacağız diyerek emrivaki kurulmuştur. 1974 petrol bunalımında da santrale yakıt bulunamadığı için büyük çapta elektrik kesintileri yaşanmıştır. Ve durum buyken bir tek kelime daha eklemeden noktalıyoruz. Nükleer reaktör gereksizdir saptırılmış veriler ile aklı karışanlara sesleniyoruz öncelikle, anlamanız için daha kaç tane “Çernobil” gerekiyor?
Nükleer Elektrik Üretimi